Öncelikle dini bir tartışmanın daha üzerinde bir noktaya değineceğim, o yüzden elimden geldiğince dini görüşten bağımsız yaklaşacağım olaylara.
Kendi hikayemden bahsedersem eğer sorgulayan bir insansanız belki siz de kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Muhafazakar bir ailede doğdum, henüz sorgulamaya başlamadan Allah'ın tek olduğunu, herkesten ve her şeyden üstün olduğunu, bizi yarattığını, ondan korkmamız gerektiğini, bizi sevdiğini ve iyi bir insan olmamız gerektiğini öğrenmiştim. İyi bir insan olmaktan güzel ve kutsal ne olabilirdi ki? Bu fikir harikaydı ve o yaştan Allah'a inanmayan birinin kötü bir insan olacağını çoktan kabullenmiştim. Din konusundaki fikirlerim hep koyu ve güzeldi. Yine bana öğretilmediği için dindar olan herkesin iyi birisi olduğunu zannediyordum, bunu suistimal edip insanlara ne büyük zararlar verildiğini henüz öğrenmemiştim, çevremde yoktu öğrenemezdim. Bunu öğrenmem 8-10 senemi aldı fakat birinden kötülük görerek değil.
Ortaokula gidiyordum, hayatımda ilk kez bir arkadaşımın ateist olduğunu -o söylemeden anlayarak- öğrendim. Benim için nasıl bir yıkım olduğunu size anlatamam. Daha önce dini gerekleri yeterince yerine getiremediğim için bir bunalıma girmiştim ve abdestsiz gezip yanacağım, orucu bozup 61 gün tutacağım diye kahroladurayım bambaşka bir örnekle karşılaşmıştım. Evet yahu, şu bizim A... bildiğin sonsuza kadar yanacaktı, evet lan sonsuza kadar. Bir düşünün. Nasıl düşüneceksiniz ki o ıstırabı? Benimki de laf... E bir dakika bir dakika, bu işte bir iş vardı. Benim arkadaşım hiç de kötü bir insan değildi ki... Sonsuz merhametli, kullarına rahmet eden Allah, bir yanılgıya düştü diye aslında kötülük de etmeyen bir kulunu yakacak mıydı, hem de sonsuza dek be! Aklım çıktı, çok şükür ki internetim vardı ve araştırmaya başladım, şimdilerde ezberlemiş olduğum argümanlar benim için ağrı kesiciydi ve bir sıkıntı yaşamadan atlatmıştım. Sonra diyordum ki: "A... da ne kötü bir çocuk, üstelik çok zeki olmasına rağmen şu benim araştırdığım şeyleri araştırıp da doğru yola girmeyi beceremiyor. Ne kadar yansa az..."
Cidden böyle mi düşündüm tam hatırlayamıyorum. Ancak birinin sonsuza kadar yanmasını sonsuz merhametli Allah kabul ediyorsa, çok merhametli ama sonsuzun yanında lafı olmayacak şahsım da tabii ki kabul edebilirdi.
Lise yıllarına geldiğimde ise problemim "evrenin en büyük problemi" idi; varoluş.
Mantığımın çok üst düzey olduğunu düşünmüşümdür hep, empati yeteneğimin de her geçen gün geliştiğini fark ediyordum. O günlerde iyiden iyiye tüm dünyayı düşünmeye başlamıştım; bir düşünsenize, tesadüf eseri koyu katolik bir ailede doğsaydım çok büyük bir ihtimalle öyle ölecektim. Yav kardeşim ben yine araştırır doğru yolu bulurum, dediğinizi duyar gibiyim. Her halükarda mı? Tamam o ailede doğru buldunuz, tamam Amerika'da bir siyahi mahallesinde doğdunuz yine buldunuz, tamam Hindistan'da yüzlerce din çeşidinin içinden karnınızı doyuramazken sefaletin içerisindeyken yine buldunuz. Ya hu her halükarda mı? Eğer kim yerinde olursam olayım ben bulurdum diyorsanız, bu yazıyı burada bırakın. Çünkü gerçekten ya çok mantıksız birisiniz ya da mantığınızı engelleyecek kadar bağnaz bağlılıklarınız var. Şayet ben genç yaşta ölen babamın, bizi büyütmekten, geçim derdinden böyle şeylere kafa yormak aklına bile gelmemiş annemin ve yakınen tanıdığım birçok insanın dünyaya geldiği ailenin diniyle öleceğini düşünüyorum. Buna çok şükür ki katılabildiyseniz kritik soruyu soruyorum:
"Tesadüf eseri sonsuza kadar yanmaktan kurtuldunuz. Farkında mısınız?"
Evet tam da bu soruyu sordum kendime. Dedim ki, tesadüf uğruna kendi yarattığı şeylere sonsuz azap çektiren bir tanrı olabilir miydi? Pekala olabilirdi. Peki bu tanrı sonsuz merhametli olur muydu? Pekala hayır. Peki neydi sıkıntı, ya din yalandı ya da bana din diye öğretilen şey aslında çok farklıydı. Evet ben buna inanıyorum. Bana din diye öğretilen şeyler aslında sonradan uydurulmuş olabilir mi buna karar vermedim. Dinin özü olan Kuran'ın mealini, tefsirini okuduktan sonra, içeriğini iyice araştırdıktan sonra buna karar vereceğim.
Bu problemlerden sonra içsel sıkıntılarım, mide bulantılarım boy gösterdi. Bu sıkıntıları birçok kişinin yaşadığını biliyordum, öyle umuyorum. Doğru tekti ve herkes arıyordu. Sıkıntım paylaşıldığı için hafifliyordu. Ama yazının asıl amacı olan felaketi fark ettikten sonra bütün bu arayışların da üzerinde bir sıkıntının olduğunu fark ettim.
Ateist bir yaklaşımla başlıyorum. Dediniz ki yahu ölünce hiç olacağız. E olabilir. Ben de bu görüşe alıştırdım kendimi, hiç olmak ilk anda düşündüğüm kadar acıtmıyor içimi. Fakat kalanlar ne olacak? Onların üzerinde bir şey yok mu? Dediniz ki yok, karadelik big bang vesaire türlü türlü teoriler var. Okudum okudum okudum, hepsinde bir eksik vardı. Dedim ki: iyi de hepsi doğru olsa bile onun başlangıcı neydi? Biraz kafa yordum ve algılayamadığımız bir evren olabileceğini fark ettim, fakat onun da bir başı sonu olmalıydı. Sonsuza kadar giden bir şey mantıksızdı, velev ki sonsuza dek gidiyordu, e onun da bir sahibi olmalıydı. Hepsine hayır sahibi yoktu dersek de inanılmaz bir hiçliğin içinde buluyoruz kendimizi, sonsuz bir hiçlik. En başta birinin olduğunu kabul etsek de problem asla çözülmüyordu, işin kötüsü sonsuz bir hiçlik olduğunu kabul etsek yine problem çözülmüyordu. Ama en kötüsü de neydi biliyor musunuz? Bu probleme benim aklım ermiyor değildi, ben problemin çözülemez bir paradoks olduğunu çözmüştüm. Evet paradoks. Tıpkı bu cümlenin de olduğu gibi evren başlı başına bir paradokstu ve mantıksızdı. Kelimelerle ifade edebildim mi bilmiyorum. Büyük ihtimalle edemedim, bunu ancak uzunca sonsuzluğu ve hiçliği düşünmüş, sonucunda kalbine çözülemezliğin sancısı saplanmış insanlar anlayabilir sanırım. Dünyevi meselelere, dini meselelere bulanmış insanlar pek de anlayamaz. Eğer evren bir hiçlikten var olduysa, o var olması için gereken sebep var ya, o var olmasını sağlayacak sebep var ya, o sebebin sebebinin sebebinin sebebinin de bir sebebi olması gerekiyor ya hani, her şeyin bir sebebi olması gerektiği noktada asla sonsuz bir sebep elde edemeyeceğini ve işin sonuna gitmek isterken aslında işin sonsuz olmasının ne kadar da mantıksız olduğunu fark ettiğiniz anda düğümün çözülemez olduğu anlaşılıyor. (Şimdi aylar sonra düzenleyip yüklerken fark ettim ki, yazdıklarım açıklanamaz şeyi açıklayamamış, şu an ben de algılayamıyorum, dediğim gibi, ancak o kaosun içine dalıp, paradoksu görmeniz lazım ki dediklerimin sancısını işkencesini hissedebilesiniz. Evinizde çayınızı içerken falan hissedilebilecek bir şey değil bu. Tüm içinde olduğumuz bunca şeyin aslında mantıksız bir paradoks olduğu. Ah, bir gün bunu kanıtlayabilir miyim bilmiyorum. Fakat bunca zırvalığın zırvalık olduğunu kanıtlamak pek de güzel bir şey olmazdı.)
Teist bir yaklaşımla devam ediyorum. Dediniz ki öleceğiz sonsuz bir cennet bizi bekliyor. Nehirler ırmaklar tüm sevdiklerimiz. Teorik olarak öyle güzel ki sonsuza dek yaşar gidersiniz. Ta ki sonsuzun korkunç yüzünü görene kadar. Sonsuza dek olacak bir şeyin nasıl bir azaba dönüşeceğini küçücük aklınız varsa çoktan çözmüş olmanız gerekir. Şayet ben cenneti sorguladığımda ilkokula yeni başlamıştım. Cehenneme giden bir sevdiğimizle nasıl buluşacağımızı sorduğumda, bir kopyasının yanınızda olacağını söylediler. Düşündüm. Sevdiğimiz kişi azaptayken gerçekten bir kopyasıyla mutlu mu olacaktık. Vefa bunun neresindeydi? Mutluluk bunun neresindeydi? Dediler ki sen anlamayacaksın bile. Düşündüm. Benim şöyle bir sözüm vardır -öyle de büyük bir insanmışım meğersem- "Doğruyu bilmek isteyen bir insan için, hiçbir yalan güzel değildir." Ne de güzel uydu bu duruma. Kim kandırılmak isterdi ki? Hem de cennet gibi sonsuza dek her istediğinizin olduğu bir yerde doğruyu bilmeyi istememek. Sonra daha büyük bir sorun dikkatimi çekti, Allah'a seni kim var etti diye sorarsak ne diyecekti? Bir dakika bir dakika o doğurmamış ve doğrulmamış değil miydi? Peki ya cennette biz ne için yaşıyorduk. Hedeflerimiz olmadan nasıl mutlu olabilirdik ki sonsuza dek? Ne? Yine mi kandırmaca? Sanki hedefimiz varmış gibi? Ben hiç sevmedim bu işi... Sonra yine çark ettim. Allah'ın yaratılmamış olması, evrenin hiçten gelmiş olmasıyla aynı şeydi. Bir taraf tanrıya, bir taraf Big Bang'e falan taş atıyordu. Ama bu aynı şeydi yahu... İkisinde de inanılmaz bir şey ortaya çıkıyordu. Hem de hiçten, bak sen şu işe. Ben bu hiçliğin acı veren paradoksunu düşündüğüm dönemlerde inanılmaz bir bunalıma girdim. Öyle ki hayatımda doğru dürüst bir derdimi anlatmadığım anneme -kimseye derdimi anlatmıyorum da gerçi- gidip bu konuyu açtım. Beni anlamayacağını da, sıkıntımı çözemeyeceğini de biliyordum. Ama konuşmaya ihtiyacım vardı. Sonsuz bir karanlık kalbimi sıkıştırıyordu, varoluşun mantık dışı bir paradoks olduğunu çok net olarak anlıyordum. İnsan aklıyla çözülemez bir şey değildi, hiçbir akılla çözülemezdi. Çünkü bir paradokstu, çözümü yoktu. Pinokyo: "Burnum uzayacak" dediğinde burnuna ne olacağını asla bilemeyiz, burnu eğer uzarsa doğru söylemiş olur ve aslında burnunun uzamaması gerekirdi, burnu eğer uzamazsa bu dediği yanlış olur ve burnunun uzaması gerekirdi. Asla Pinokyo'nun burnuna ne olacağı kimse tarafından bilinemez. Bunu çözmek için insan zekası yetersiz falan da değildir. Bu düpedüz çözülemezdir, mantık dışıdır. Tıpkı evrenin sonsuzluğunun bir başlangıcın olması gerektiği ve o başlangıcın bir üstünün olması gerektiği ama aslında her üstün de bir üstü olması gerektiği ve başı sonu olan olmayan her sürecin de sahibi olması gerektiği ama o sahiplerin de üstünde bir şey olması gerektiği fakat işin bir yerde tıkanmasının mantıksız olduğu çünkü tıkandığı yerin de bir sebebi olması gerektiği ve o sebebin de bir sahibi olması gerektiğini düşünerek devam edersek mantık dışı bir evrende olduğumuzun farkına varabiliriz. Yahut bir yerde hiçbir şey yok diyebilirsek, o hiçliğin mantık dışılığını kabullenmek zorundayız. Şu an bu söylediklerim kavranamayacak, bal gibi biliyorum. Çünkü tekrar okuduğumda ben de kavrayamayacağım. Hiçliğin derinliğini ve mantıksızlığını sözle anlatmam imkansız, kavrayabilmek için benim gibi gözlerinizi kapatıp hiçbir şeye gitmeniz gerekir. O insanın, gezegen ve galaksilerin, evrenin olmadığı noktaya gittiğinizde aslında bunun imkansız ama bir yandan da kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Evet çok saçma. İşte o kalbinize saplanan acıyı hissedebildiyseniz veya ilerde bir gün hissedebilirseniz benim acımı paylaştınız ve aslında felaket paradoksu fark ettiniz demektir.
Hikayeme dönecek olursam, yıllar önce anneme bunu söylediğimde sizin de bekleyeceğiniz gibi bunları düşünmemeye çalış demişti. O zamanlar bunu çözebileceğimi zannettiğim için içimdeki ayların sıkıntısını ve gözyaşlarını bir kenara bırakarak of bile demeden konuyu kapatmıştım. Ama sonradan anladım ki annemin önerisi sanırım yapılabilecek en mantıklı şeydi.
Çözülmez bir düğümü çözmeye çalışmak ahmakçaydı. En mantıklısı çözülemez olduğunu kabul etmekti.
Varoluş bir paradokstu.
Paradoksların en büyüğü.
Bir paradoks çözülemezdi.
Ben ise çözülemeyeceğini bulmuştum.